Anasayfa Biyografi Eserlerim Dökümanlarım Sergilerim Galeri İletişim

EROL DENEÇ

SANAT ÇEVRESİ FANTASDİK REALİZM 1996

MODERN SANATIN TACI

Resmin ruhsal bir etkinlik olduğunu söyleyen Leonardo da Vinci... Hayal gücünün aracılık ettiği ruhsal istekler, dürtüler ve katı soyutlamaya gitmeden ruhsal dürtülerini başıboş bırakan, sürrealistler... Onların alemi gözle görülen ve görülmeyen dünyaların birbirine girdiği bir sahne; özgür bir oyun alemi...

Aşk, erotik, esoterik, mistik, utopi, düşler, mitolojiler, masallar, büyü... Bu ekolü daha gizemli bir hale getirmiştir. Öyle bir alem ki, yalnız gözlerle, ellerle değil; sanatçı yüreğiyle de işiyle özdeş olmuştur. Devrim yapan bu ekole, modern sanatın tacı diyen eleştirmenler, az değildir.

İnsan; bir düşünce, bir duygudur ve sanatçı ile eseri özdeştir. Konumuz olan Fantastik Realistler hâl benzerliği olan sürrealistlerden çok şey öğrendiler. Onları meşhur edenler ve bu sanatı idrâk edebilen eleştirmenler; bu ekolü sanatseverlere yaklaştırdılar. Sanatçının dili oldular.

Dediler ki; “Gerçeküstücülük, gerçeğin tâ kendisidir. Onun ne üstünde ne de dışındadır. Gerçeküstücülük yönelinmesi gerekilen noktadır.”

1964 yılında, bu grubun önderi Prof. Ernst Fuchs; Viyana’da; galerisinde açtığım sergide hakkımda yaptığı övgü dolu konuşmada:

“Sanat geriye bakmak demektir. Başlangıca, geçmişe yolculuk; öze inmek demektir. Bu başlangıcın çok uzağında ki bizler eski ezgileri yeniden duyabilmek için, sesin kaynağına koşuyoruz. Geçmişe bakmadan sanat olamayacağını biliyoruz.

Güneşin altında ‘yeni bir şey mi var’.
Erol Deneç’in kişiliğinde; bütün Doğu’yu konuk ediyoruz. Doğu, insanın ruhu demektir. İnsanın kişiliğinin merkezi... İnsanlığın gelişimini sağlayan ışığın ortaya çıktığı yerdir. Ve insanın ruhsal gelişimi de bu ışığa ne denli yaklaştığına bağlıdır.”

Üstadım bu satırlarında Fantastik Ekolü’nün hareket noktası olarak öze dönük; özbenliğini sanatla arayan şartlanmaları sorgulayan; unutulan, kaybolan, keşfedilmemiş değerleri araştıran çizgisini görüyoruz.

Empresyonistlerden sonra gelen yeni akımlarla, tamamen unutulan Rönesans’ın tekniklerini araştıran; fantazilerinin kanatlarıyla yücelerin davetine, cazibesine kapılan, bilinmeyen dünyalara içe ve dışa doğru açılan Fantastikler... İçe doğru: kendi şuur altlarının sayısız boyutlarına; dışa doğru: evrene, makro mikro kozmosa uzandılar.

Fantastik Realistler’in öncüleri olan Albrecht Altdorfer’in başını çektiği Tuna Ekolü; Romantizm; Sürrealizm, ne kadar önemliyse sözünü ettiğimiz bu ekolde en az diğerleri kadar önemlidir. Sanki aynı merdivenin basamakları gibi birbirine yakın gene de ayrı... Sürrealizm ile Fantastik Realizmin farkı; biri temel diğeri üzerine yapılan bina... Biri tomurcuksa öbürü açılmış bir çiçektir.

Bu ekol sanatçılarının resim teknikleri virtüözlük sınırlarını aşmış olmasına; misal olarak Chirico’dan esinlenerek yola çıkan Rudolf Hausner’in eserlerini gösterebiliriz.

Avrupa’dan sürgün edilen gerçeküstücülerin Amerika’daki yeni sanat modasına hayat damarı kazandırdıkları bilinmektedir. Dadaizm ile sanatın artık bittiği savunulurken; Fantastik sanatçıların sanki güzelliğin doruğuna ulaşmak istercesine evrene açılan; tabuları yıkan; mitolojileri masalları kendi benliğinde yoğuran geçmişe bitişik, geleceğe dönük seçtikleri olağanüstü konular ve herbirinin tekâmül ettirdikleri özel tekniklerle bezenmiş eserleri, Modern Sanat Dünyası’nı türlü şekillerde etkiledi.

Vizyon dediğimiz, uyanık rüya görme alemini keşfettiler, onlar rüya göreni değil, rüyayı resmettiler. Kimi rüyalarını, fantezilerini mantık ve akılla tarttı, ölçtü, biçti. Bazıları ise sarhoş gibi kendilerini akıntıya bıraktı. Ve otomatik resim dediğimiz şaheserleri yaptı ve gördüğüne hayret etti.

Paul Delvaux eserlerini kendi yorumlarken; diğerlerinin değişik yorumlarını da kabul ederdi. René Magritte ise eserlerini yorumlamaz ve yorumlanmasına da izin vermezdi. Eserlerinin manası herhangi bir kayıt altına girip sınırlanmasın diye. Fantastikler’in çok sevdiği Fransız sanatçı Gustave Moreau’nun “Ben görünenin değil, görünmeyenin gerçek olduğuna inanırım” sözü bu ekol sanatçıları tarafından benimsenmiştir. Bu ekolün felsefesini yansıtmada Yugoslav Ressam Dado’nun eserlerini örnek verebiliriz. Bitki, hayvan, kol, bacak, başlar sanki figürü yırtıp dışarı çıkacakmışçasına işlenir. Onun eserleri, Tasavvuf’un “ne var evrende, o var insanda” deyimini çağrıştırır. Evrenin merkezi ve her şeyi kapsayan insan, kendini aramakla görevlidir.

Fantastiklerin eserlerini izleyip hayran olmamak, hayrete ve korkuya düşmemek ne mümkün?.. Korku, .... Çünkü pek çoğumuz kendimizin, bilinmeyen; doğaüstü, derin, sonsuz, kontrol edilemez güçlerimizin aktif hale gelme olasılığından ürker; bilmemeyi yeğleriz.

Fantastik Sanat şartların gereği olarak doğuyor. Kilisenin baskısı, aydın kişilerin cadı diye yakıldığı, bunaltan cehaletin hüküm sürdüğü Orta Çağ Avrupası’nda; o sahneleri eserlerinde yansıtan Peter Bruegel, Hieronymus Bosch ve diğerleri...

Avusturya doğumlu Hitler, Viyana Akademisi’ne giremiyor, arkasından Dünya Harbi... Ve beraberinde getirdiği stress, korku, çöküş, ahlaki değerlerin yitirildiği ve eski değerleri sorgulayan bir topluluk, kiliseden uzaklaşma, boşluk, yalnızlık... Tutacak bir şey bulma çabası... Bu defa huzuru, kendi kültürü ve maddi değerlerde değil de; Uzakdoğu’da; Hindistan ve benzeri ülkelerdeki yoga, tasavvuf gibi mistik yahut esoterik yaşantılarda arıyor. Kimisi uyuşturucuyla rüyalar ülkesini tanıyor.

Bu dönemde Hippiler’le tanışıyoruz: Hepsi genç, çoğu iyi niyetli, kültürlü kişiler... Böyle bir ortamda şartlar kendi özlemlerini dindirecek; önlerinde bilmedikleri yeni ufuklar açacak, fantastikleri içinden doğurdu. Bu ekol, o kadar benimsendi ki, Avrupa’nın ortasında küçük bir ülke; Avusturya... Düşünün 7 milyon nüfusun 30.000’i ressam ve çoğu Fantastik. Kendi özlerinde saadet ülkesini arayan en önemlileri Ernst Fuchs, Rudolf Hausner, Anton Lehmden, Wolfgang Hutter, Erich Brauer oldu. Fantastik sanatın en verimli olduğu 1965 yılında kaderim beri bu çekirdek grup ile bir araya getirdi.

Avusturya’ya dönen A. Lehmden’e emanet etmiş olduğum resimleri gören Fantastik Ekol’ün öncüsü Prof. Ernst Fuchs;  beni kendi özel galerisinde sergi açmak üzere Viyana’ya davet etti. 1964-1989 yılları arasında yaşamım ve çalışmalarım bu grupla yakın ilişkiler içinde geçti.

Gerçeküstücülük ressamın sadece eserlerinde değil, yaşantısında da kendini gösterir. Karşılaştığı olağanüstülüklere tesadüf gözüyle bakmaz; ona yaşamın akışı da fantastikdir.

Almanya’da yayınlanan bir yazımda belli bir konuda, yoğunlaşmış düşünce; dünyanın ya da evrenin herhangi bir köşesinden yaşam birimleri tarafından bilinçsizce de olsa telepatik olarak algılanabilir. Eğer düşünce aynı istikamete yönelik ve aynı frekansa ayarlı ise...

1980’li yıllarda Alp Dağları’nda inzivaya çekilmişken; yaşadığım yere gelen Musevî bir İspanyol ve beraberinde getirdiği California’lı H. Neusill adlı bir ressamla resimlerimi incelerken; Neusill’in gözleri bir eserime takıldı ve “vatanıma döndüğümde size göndereceklerim var” derken büyük şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Birkaç hafta sonra Amerika’dan gelen broşürde; şaşkınlığının sebebi açıkça görülüyordu. İkimiz de aynı resmi; ben Viyana’da o da California’da; birbirimizi tanımadan yapmıştık. Aynı sembolleri aynı yerlerde kullanmıştık. Tablonun solunda; kanadını resmin öbür ucuna kadar açmış bir kartal; kanadın altında boşlukta yedi kapı ve ileride güneş ve diğer semboller.

Batı dünyası Fantezi resmi Hollanda’lı Ressam H. Bosch ile yahut Frahsız Gustave Moreau ile başlatır; sürrealizmi kendine bağlamak ister. Bu ekolün bir ırk, ülke ve millete mal edilmesi muhakkak büyük hatadır. Sürrealizm, insanlığın; doğusu ile başlayan, rüya görebilen, hayal kurabilen, düşünebilen nesillerin var olmasıyla devam edecek bir ekoldür ve insanlığa aittir. Çünkü sürrealizm, insan yaşamının madde ötesi bir realitesidir.

Modası hiç geçmeyecek olan bu ekol kılık değiştirerek sürekli karşımıza çıkacaktır.
Neden bir Türk Sürrealizm’i doğmasın?

Dedelerimiz O’nu yaşadılar. Batılılar tahayyül ettiler ve resmettiler. “Masallarımızı hatırlayalım.”

Bizce sürrealizm bir idrak, bir arayış, bir neş’e, bir yaşantıdır. Ve tarihi insanlık kadar eskidir.
Viyana’da kurulmuş olan Fantastik Realist Grubu’nun en önde gelen isimleri Ernst Fuchs, Rudolf Hausner, Erich Brauer, Wolfgang Hutter, Anton Lehmden idi. Bu grup 60’lı yıllarda sürrealistlerden kendilerini soyutladılar. Ünlü eleştirmen Yochan Muschick bu grubu Fantastik Realist olarak tanıttı ve isim tuttu. O yıllarda, aktüel sanat cereyanları Dada, Art Informel, Action Painting, idi. Bu yüzden önceleri başarı olmadı; ama onların amacı popüler olmak değil kalıcı olmaktı. 1960’lı yıllardan sonra büyük üne kavuşan sanatçıları heyecanla destekleyen basın, televizyon, eleştirmenler ve galerileri görüyoruz. Aynı zamanda Ernst Fuchs, Viyana’nın merkezinde babasından kalan eskici dükkânında yalnız fantastikleri sergileyen bir galeri açtı. Ve değişik ülkelerden yetenekli fantastik sanatçıları, Viyana’ya davet etmeye başladı. Bu heyecanlı dönemde aynı daveti alarak yerleştiğim bu güzel şehirde 25 sene yaşayacaktım. 1990 senesinde ülkeme dönerken Fuchs gitmememi söyledi ve “Orada seni anlarlar mı?” dedi.

İstanbul’da açtığım sergilerde en çok ilgiyi gençler ve genç kalanlardan gördüm ve bu beni hayli sevindirdi. İnanıyorum ki, ülkemizde de pek yakında bu ekole hizmet veren pek çok sanatçı çıkacaktır. Bu meyanda, İstanbul Üniversitesi Kültür Merkezi’nde resim öğretmenliğim sırasında tanıdığım çok genç de bu tarzda denemeler yapmaktadır. Şu anda ise bu gençler  arasından sıyrılan özel yeteneklerle kurduğum İ.F.A.R. (İstanbul Fantastik Realite) Grubu’na destek vermekteyim. Grubun önümüzdeki dönemde bir seri sergileri planlanmıştır.

Öte yandan; ülkemizde Fantastik görüntülü kitap kapaklarında; afişlere, bilim kurgu filmlere v.s. olan özel ilgi, gelecekte Türk Resim Sanatı’nda Fantastik Ekolü’nde bir yeri olacağını işaret etmektedir.

Hausner ve Fuchs’da bilinçli; diğerlerinde bilinçsizce insan; merkezdir. İnsan ve o’nun arzuları, korkuları,gizliliği rüyaları işlenir. Herbiri kendi eserini yorumlamış ya da yorumlamayı başkasına bırakmış.

Evrene açık, her düşünceyi kabul edip, benliğinde cem edebilen; evren ve içindekilerle barışık bir sanatçıdır; sürrealist.

Sürrealizm, yahut onun yan kolu olan Fantastik Realizm, madem ki göremediğimiz madde üstü bir realite, o zaman sürrealist sanatçı da madde görüntüleriyle kayıtlanamıyor. Evrenin derinliğine, mikro makro kozmos’un boyutlarına hayal kanatlarıyla uçmak istiyor, kabiliyetince, daha dürüst olmak gerekirse; fantastik sanatın bütün kaynağı biziz. Zaten sanat, kişinin kendisini aramak için bir yol değil midir? O zaman, en olağanüstü yolculuk kişinin kendi özbenliğine doğru olandır.

Evrenin minyatür modeli olan insan, sonsuz sınırsız boyutlardaki hakikâtlerin görüntülerini, sanki görünmez bağlarla kendisine bağlıymışçasına algılamasaydı, düşünüp, tahayyül edebilir miydi?

Genetik dediğimiz, insanın kendi bedeninde taşıdığı elementlerden, türlü bilinç birimleri ile iletişim neden kurulmasın?

Her şey fantastik görene göre... Dönüp duran; içi alev alev yanan bir dünya... İnce kabuğunun üstünde hoş kokulu çiçekler, kelebekler, kuşlarla süslü...

Bir odundan çıkan meyve ve çiçekler; etten kemikten ibaret birimlerin gülebilmesi, ağlayabilmesi, sevebilmesi, düşünebilmesi; başka gezegenlere doğru yola çıkması... Denizlerde yaşayan tasavvuru imkânsız canlılar; galaksiler ve içindeki ahenk... musiki...

Her şey fantastik, fantastik gerçek..!
Geçmiş, gelecek; evren ve içindekiler; insan dediğimiz hepsi bir vücut ve kendisini arıyor...

  Tüm Hakları Saklıdır. Erol Deneç grafikers.net