Anasayfa Biyografi Eserlerim Dökümanlarım Sergilerim Galeri İletişim

EROL DENEÇ
Fantastik Realizm

(Makalelerimde fantastik sanatı anlatmaktan kasıt kendimi, sanatımı anlatmak bilhassa bana öncü olan hocalarımı saygıyla anmaktadır.)

Viyana Ekolü
mavi Tuna’nın eski rengini görmek mümkün değilse de, civarında ne sanatçılar yetişti ve yetişmekte.
Tuna Ekolü, (Donan Schule) Art Novueau, ALTDORFER ALBRECHT (1480-1538). Sanatçının on senede bitirebildiği “Büyük İskender’in Zaferi” adlı tablosunu görüp te ulaşılmaz teknik ve gizemden etkilenmemek ne mümkün?
Gustav Klimt (1862-1918)’in, Öpüşü onun Romantik dünyası ve daha nice sanatçı sonra gelenlere zemin hazırladı. 1950’lerde (Viyana Fantastik Realite) adı altında bir araya gelen beş kişilik grup, Avrupa ve Amerika’da açtığı sergilerle büyük yankı uyandırdı. Yapıtları, sayısız genç sanatçıyı etkiledi. Batı sanat dünyasında çok özel bir yeri olan ve ne hikmetse ülkemizde henüz yeterince tanınmayan, bilinmeyen bu ekol benim sanat çizgimin oluşmasında etkili olmuştur. Gerçek bir aşığa sormuşlar “aşk nedir?” diye, o da “ben ol da anla” demiş. Kendi aklımızla, kendi gözlerimizle bir fantastik sanatçının eserine bakarsak ne anlarız? Halbuki sanatçının gözleriyle onun eserine bakıldığında, o dünya daha kolay algılanır. Anlamak ne demek? Yoksa anlamak, anlamamak mı? Sokrat’ın  çok bilinen sözünü hatırlatmak isterim. Hani “bildiğim bir şey varsa hiç birşey bilmediğimdir” der. Ne müthiş bir idrak. Mevzû Sürrealizm, Fantastik Realizm olunca madde boyutuna bağlı akıl çaresiz kalıyor. Ayaklar denizin kıyısına kadar ondan öte yüzme bilmek lazım.
Batı alemi Sürrealizmi HIERONYMUS BOSCH (1450-1517) ile yahut GUSTAVE MOREAU (1826-1898) ile 18. yüzyılın ikinci yarısında, 19. yüzyılda başlatır, Sürrealizmi ille kendine bağlamak ister. Bizce Sürrealizm bir hal, bir neş’e, bir idrak, bir arayıştır ve tarihi insanlık kadar eskidir. Rüya gören, kendini arayan insanlık kadar... Bir ağaç düşünün kökleri Afrika’da, Eski Amerika’da, Uzak Doğu, bütün Asya’da fakat ağaç yalnız köküyle yaşamaz, yaprağı, dalı, çiçeğiyle güneşten de gıdasını alır.
Sürrealizm, belli bir yöredeki, belli bir ırkın icadı olamaz. İnsanlığın müşterek alemidir. Şartlar yerine gelince kendini değiştirerek, yenileyerek gösterir.
Modadan düşmemesinin sebebi de kendini yenilemesidir muhakkak. Fantastik sanatçı madde ötesi boyutun cazibesine sarhoşça kapılmıştır. Öyle bir seyahat ki bu dünya dar gelir ona fantezinin kanatlarıyla mikro kozmoza girer; hayretler içinde kalır, ordan Evren’e yayılır, ardından kendi gönül alemine derinlemesine iner, sürüklenir. Sonsuz bir seyahat. Gördüklerini, fırçasıyla, çizgiyle anlatmaya çalışır. Sürrealizm yahut Fantastik Realizm aslında birbirinden ayrı şeyler değil. Aynı ağacın biri çiçeği, diğeri meyvesi. Çünkü tekamül evrenin, yaşamın kaidesi gereği değil mi? Viyana’da 1950’lerde Ernst Fuchs ve Rudolf Hausner’in öncülüğünde Erich Brauer, Volfgang Hutter ve Anton Lehmden’in katıldığı bir grup önceleri Sürrealistlerle müşterek sergilere katıldı. Prof. Johann Muschik bu çekirdek grubu; “Fantastik Realistler” olarak tanıttı, isim beğenildi. Bir dizi sergi açtılar. 1950’li yıllarda sanat ortamını belirleyen akımlar Taşizm, Art informel, aktion painting, Dada vs. idi. Dolayısiyle Fantastik Realizmin ve bu grubun gereken ilgiyi görmesi biraz daha zaman alacaktı. 60’lı yıllardan sonra tanıtıcı kitaplar, Avrupa ve Amerika’nın en seçkin galerilerinde açtıkları sergiler, Prof. Johann Muschik, Schmeller gibi ünlü eleştirmenlerin desteği ile, Münih’te Galeri Hartman, Frankfurt’ta Galeri Sydow gibi önemli sanat merkezlerinde fantastikleri heyecanla destekleyen, sergileyen galeriler açıldı. Bu sürenin sonucu; Fantastik Realistler Enternasyonal üne kavuşuyordu.
Dahi sanatçı Prof. Ernst Fuchs da Viyana’nın merkezinde kendi adıyla galerisini açmış, özel yetenekleri Viyana’ya davet etmektedir. Ne şanslıyım ki 1964’de bu çağrı bana da geldi. Mektupta, “Erol Bey, arkadaşım Lehmden’in evinde sizin bir eserinizi gördüm, bizim gibi çalışıyorsunuz. Evimde, atölyemde kalıp, galerimde sergi açmak arzu ederseniz buraya geliniz” diyordu. Tren bileti, para da yollamıştı, gelmemi çabuklaştırmak için. İşte gerçek sanatçının, sanata ve sanatçıya duyduğu, hayranlık ve coşku... Davete uyup Viyana’ya yerleştim.
1964’den 1990 senesine kadar o güzel havayı soludum. Bu ünlü grupla beraberce çalışmalar yaptım ve çok sayıda sergilerine katıldım. Sorulabilir, böyle güçlü bir fantastik akım neden dünyanın herhangi bir yerinde yahut Avrupa’nın başka bir ucunda doğmayıp Viyana gibi Avrupa’nın ortasında filizlendi, büyüdü. Avusturya doğumlu Hitler, Viyana Akademisi’ne girmeyi başaramayınca; Dünya Harbi, insanlığın yaşadığı belki en büyük vahşet, trajedi, yıkım, stres, korku, ahlaki çöküş, inançsızlık ve yalnızlığı beraberinde getirdi. Daha bu yüzyıl başında Cadı diye kadın yakılan Avusturya’da, değerler değişiyor, kiliseden uzaklaşma, boşluk;...
Kaybolanı yeniden yerine koyma, huzur ihtiyacı; bu sefer tatmini maddi refahta yahut kiliside değil de kendi içlerinde aramaya yönelen bir gençliği ortaya çıkardı. Hipi diye bilenen çoğu kültürlü, iyi niyetli zengin ailelerin çocukları Hindistan ve yakın benzeri ülkelere dağıldılar, orada uyuşturucu ile tanışıp vizyon, rüyalar ülkesini gördüler. Mistik ve esoterik sayısız kitaplar yazılır okunur oldu. Kimi büyü, yoga ve en son Sûfi yolunu seçti. Kendi varlıklarının yalnız madde olmayıp, madde ötesi boyutunu keşfettiler. Vizyon, uyanık rüya alemiyle tanıştılar. Öte yandan Empresyonistlerden günümüze doğru, her yeni gelen akımla eski ustaların akılları hayrete düşüren resim teknikleri unutulmuş, kaybolmuştu. Denge olarak hem yitirileni bulmak, hem boşluğu doldurmak için şartların hazırladığı bir ortamda Fantastik Realizm ekolü doğdu, gerekliydi... Tabuları yıktılar, saadeti  kendi özlerinde aradılar. Kapalı pencereleri açtılar.
Bu resimleri izleyenler bir tür mistik cazibeye kapılıyorlardı. Hakiki sanatçı, kendi özünü arayan ve insanlığı yeni ufuklara doğru davet edendir.

ERNST FUCHS
1950’li yıllarda bir araya gelen genç sanatçılar; bilinmeyen dünyalara; aynı denizin değişik yönlerine ve daha derinlere inmek üzere yola çıktılar ve bu grubun önde gelenleri herkesi kendi fantezilerinin boyutlarına davet ettiler.
Ernst Fuchs, (Viyana, 1930)  çok yönlü bir sanatçıdır. Aristokrat, güçlü ve güzellik karşısında bir o kadar duyarlı bir kişilik.
1950’ye kadar resim ve heykel öğrenimi gördü. Aynı yıllarda kendine ait bir galeri açıp, değişik ülkelerden fantastik ressamları çevresinde topladı. Avusturya ve Amerika‘da seminerler hazırladı. Sanat adına yaptığı çalışmalardan ötürü Devlet kendisine Wagner villasını hediye etmiştir. Aynı villa bugün Fuchs’un özel müzesidir.
Gençliğinde; sürrealist ve rönesans ustalarını inceledi. Mistik, dini konularla ilgilendi. Önceleri papazları oldukça korkutan onların şeytanca buldukları resimler yaptı. Yunan mitolojisinden sıkça faydalandı. Altdorfer, , Dürer, William Blake, Gustave  Moreau ona örnek oldu. Mitolojik olaylar, seks, ölüm, mistik konular, mezardan çıkanlar gibi konuları işledi resimlerinde. Nymphè, Perseus, Aphrodite gibi mitolojik konular özellikle eserlerinde vurgulandı.
Agresif resimlerin bitimenden sonra Fuchs dini konuları işledi Wiener Schule’nin ezoterikeri oldu. Kaybolan teknikleri, stilleri aradı. Bu arada resimleri değişikliğe uğradı ve kendini çok özel bir teknikle kabul ettirdi.
Gotik, Rönesans, Jugend still etkisinde İran, Hint, Mısır, Babil, Asur ve Eski Meksika formlarına olağanüstülük kazandırdı ve kendine mal etti, tekrar yoğurdu ve kişiliğine uygun bir halde sundu. Bir taraftan ağresif diğer taraftan mistik ve erotik eserler birbirini takip etti.
Annesi Hristiyan, babası Yahudi olduğu için Avusturya’dan kaçıp (savaş yıllarında) Japonya’da yaşadı. Daha sonra Paris’e geçti. Büyüleyici, şaşırtıcı, düşündürücü ressam, heykeltraş, edebiyatçı ve müzisyen Ernst Fuchs aynı zamanda zamanımız mimarisini sorgulayan eleştiren, resimleriyle fevkalade mimari örnekler verir.
“Sanki ölümü yenme çabası içindeymişçesine sonsuz güzelliği arıyorum. İstidadımın kölesiyim” diyen Fuchs, halen Monaco’da yaşamaktadır.

HAUSNER
Şuuraltı dünyasının realisti; Rudolf Hausner, 1914 Viyana doğumlu. Babası memur ve aynı zamanda halk ressamı idi. Hausner de resme karşı özel bir ilgi uyandırdı. Çok zor bir çocukluk ve ergenlik çağı geçiren ünlü ressam, bir çok resminde kendini denizci şapkası ile çizmektedir.
Beş sene Prof. Fahringer’in öğrencisi oluşunun ve Viyana akademisinin de kendisine birşey vermediğini söylemiştir. Daha sonra Penguen adlı bir grupla turneye çıkar ve piyano çalar.
Türkiye, Yunanistan, Mısır, İskandinavya, Fransa, İngiltere’de turneye çıkıyor. Bu seyahatlerin kişiliği üzerinde büyük tesiri olduğu muhakkaktır. 1938 yılı Kültür Bakanlığı tarafından sergi açması yasaklanır ve Hausner resim çalışmalarına küçük bir mekanda devam eder. 1941 yılında Alman ordusuna çağrılır. Aynı kış, dağlık bir talim meydanında; üç arakadışıyla birlikte dağ kulübesinde; aşırı yağan kar sebebiyle kapalı kalır. Kendi tabiriyle “Tatrablickt” yaşadığını söyler. Bu dört gün içinde, tahta duvarların dokusuna gözlerini dikmiş; kurtulmayı beklerken; kar altında yaşadığı korku, açlık, stres sebebiyle uyanık rüya dediğimiz sürreal vizyonlar görmeye başlar. Gözleriyle, gördükleriyle dışarıdadır. Bu yaşadıkları daha sonraki çalışmalarını yönlendirecek bir kibrit, bir uyandırma vesilesi olur.
Harp etmeye elverişli olmadığı tespit edilip, iki sene sonra teknik resim yapmak üzere askeriyenin başka bir koluna nakloluyor. Harp bitince küçük atölyesine geri dönüyor. Kar altında gördüklerini resmetmeyi deniyor.
Akıl ve mantığa diğer meslekdaşlarından daha fazla ağırlık vermesi, onu diğerlerinden ayıran en büyük özelliğidir. Önce düşünüp, daha sonra vizyonlarını tuvalde görünür hale getiriyor. Daha sonra vizyonlarını değil de düşüncelerini resmediyor.
İnce fırçalarla son derece yavaş bazen senelerce tek resim üzerinde çalışıyor. Son otuz sene içinde sanata çok ciddi hizmetler vermiştir, yeni teknik ve metodlar geliştirmiştir.
Başlangıçta, klasik sürrealizmden bazı inspirasyonlara muhtaçtı. Şuuraltının meyvelerini bilimsel düzeye getirmeyi denedi, düşündü, inceledi, araştırdı, süzdü ve gösterdi. İnce detaylara, sembollerle, herşey açık gene de birçok sual cevap istermiş gibi...
Herhangi bir kontrolden uzak otomatik resimler yapanlar vardı; ama o çok beğenmesine rağmen rüya aleminin o güçlü yönlendirmesine kendini bırakmadı. Hep skeptiker olarak kaldı. Diğer sürrealistlerden kendi farkını anlatmak için: “Onlar şuuraltına büyük önem veriyorlar, benim ise akıl ve mantıkla yaptıklarım kontrol ediliyor” diyor. Rüya aleminden başka yönlere gitti ve başka ideallere işaret etti. Kendini çekinmeden araştıran bir kişilik, merkez kendisi...
Başlangıçta, birbiriyle bağlantısız bir sürü sembolü kullandı. Ayna yardımıyla kendini defalarca ve senelerce resmetti. Adem diye adlandırdığı bu eserler sanki aynı resmin değişik görüntüleridir.
1948’de “Ben O’yum” yahut “Monolog” diye adlandırdığı resmini yaptıktan sonra kendini sürekli analiz etti. “Bendeki ben ve O tanınmayan, .. Herşeyin özünde varolan ve benim özümde varolan ve yaşamımı planlayan; herşeyin sebebi, sırrı ve herşeyi kendinde toplayan Adem’dir” diye adlandırdı.
Kendini hem içe doğru hem de dışa doğru inceliyor. “Benim etrafımda dünyayı resmetmem gerekti. Merkez bendim. Kendimi özlemem, kendi içimdeki değişimleri incelememi gerektirdi. Belli safhaları tekrarlamak, içe ve dışa bakmak; benim için tek rejisörün aynı anda idare ettiği ve değişik olayları gösteren ilk film gibi.
Adem ile Havva; ikisi bir vücut. Adem, kendinden ayrılan Havva’yı hasretle izler, bir resminde.
İlk resimlerinde Dali, René Magritte ve Chirico’nun tesiri görülüyor. Daha sonra canlı, parlak renkleri, net belirgin çizgileri, lekesiz şeffaf düz gökleri; göğüs, karın ve kalça kısmı olağanüstü şişirilmiş kadın figürlerini resimlerinde sıkça kullandı.
1965, Hamburg Akademisinden profesörlük ünvanı almasının ardından 1968’de Viyana Akademisince ordinaryus ünvanı veriliyor ve aynı akademide ders vermeye başlıyor.
Kitap, filmler ve belli başlı sanat merkezlerinde açtığı sergiler kendisine büyük bir ün sağladı. Grubun en yaşlısı, en tecrübeli ve entelektüeli olan Hausner de resim sanatının tekniği bilinen virtüözlük sınırı aşılmış gibidir. Sanatının kökleri, klasik metafizik sürrealizme dayanır. Ünlü sanatçı 90’lı yılların başında vefat etti. Eserleri ve felsefesi; uzun müddet taze kalacak ve genç nesillerin yönlendirilmesine yardımcı olacaktır.

WOLFGANG HUTTER
Avusturya, Viyana doğumlu. Babası hem sürrealist bir yazar hem de Viyana Akademisinde Fantastik ekolün çekirdeğini oluşturan grubun hocası olan Albert Paris von Gutersloh’tur ve Hutter’in teşvik edilmesinde ve gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Başlangıçta babasının, daha sonraları Rousseau’nun tesirinde kaldı. Geçen zaman içinde kendi yolunu bulup, birçoklarına öncü olmuştur. Yapıtlarında kuş figürleri, biraz donuk biraz erotik insan figürleri, sanki renkli kağıtlar itinayla kesilip model olarak kullanılmış gibi gelir seyirciye.
Hutter’in gözünde; Venedik rüya şehir sudan çıkar. Dağlar, manzaralar, sihirli parklar, bahçe ve ağaçlar başka türlü işlenir onda. Çiçekler daha ziyade biçilmemiş çimene benzese de kurduğu sahnedeki dekor bizi aldatır. İnciler, istiridye kabukları şeffaf ağaçlar; kağıttan yelkenliler rüzgarda tüyden bir denizde yürüyor hissini verir. Fresklerde hareket etmeyen bulutlar, açılmayan pencereler ona ters gelir. Dans eden bir kuğunun tüyleri bir balerinin elbisesinden daha güzeldir, onun gözünde.
Erotik bir ressamdır. Kadın vücudunun güzelliğini onun beline, koluna, bacaklarına doladığı fiyonklarla, figürün etrafına sanki onu izliyormuşçasına yaptığı gözler, onun vücuduna, ayaklarına saçtığı inciler, kristallerle şimdiye kadar hiç görülmemiş bir görüntü sağlar. Her resmin de fantazisinin kanatlarıyla uçtuğu dünyasının değişik boyutlarına alır götürür. Metamorfoz; sanki onun resimlerinde hareket eder, her şey. Cennete duyulan arzu, hiçbir günahın olmadığı, yılan ve kelebeğin aynı değerde bulunduğu; ölümün ve doğumun yaşanmadığı bir dünya özler.

ERICH BRAUER
Grubun güleryüzlü, naif bir üyesidir. Hem iyi bir ressam hem de iyi bir müzisyendir. Viyana doğumludur. Bir halk şarkıcısı ve dansçısı olan Brauer ve eşi; İspanya, Fransa, Yunanistan, Kuzey Afrika, Yemen ve İsrail’i dolaştı. 1958’de Paris’e geldiğinde resme başladı.
Eserlerinde naif, büyüleyen masal manzaları, evler; efsanalerden çıkmışçasına fevkalade renkli giysili insanlar; havada uçuşan parlak böceklere benzeyen taşıtlar; binalar... Resimlerine şiir dense yanlış olmaz. Noktürnal tekniğiyle uyumlu güçlü renkler kullanır.
“Çocukluğumdaki güzellikleri arıyorum” der. Ayakkabıcı olan babasının dükkanının bodruma açılan penceresinde aralığa oturup, bir bacağı içeride, bir bacağı dışarıda resim yaparmış ve kendisini iki dünyayı gören; sanki iki dünyaya kumanda eden biriymiş hissine kapılırmış.
Viyana, Paris ve İsrail’de yaşamını sürdürmektedir. Brauer, bir çiçek demetindeki renkleri görünce; bu renkleri korku, stres, intihar, zenginlige olan arzu ve bu gibi duygularla yüklü buluyor; ölümün en son infilak ve ilahi güzelliklerin görünmesi anlamına geldiğini savunuyor.
Önceleri arabaları sevmezken, Eyfel kulesinden aşağı bakınca onların böceklere benzediğini farketmiş ve bunu sık sık resimlerinde kullanmıştır. “Mühim olan bakış açısıdır” der. Plastik bir eşya, bir tutam yosun, tabiatta dikkatimizi çekmeyen herhangi bir şey onun resimlerine girebiliyor. Bilerek veya bilinçsizce Tevrattan sahneler; süslü giysilerle dansedenler; seyyahlar; işçiler, kendi elleriyle canlanıp bizleri masal ülkesine davet ederler. Sanat görüneni yinelemek değil elbet, hayalle gerçeğin kavuşmasıdır. Sanatçının kişiliği şuuraltından beslenir, bu da eserin etkisini güçlendirir. Onun sanatı yalnız aklmıza hitap etmez, bilinçaltımızın derinliklerini meydana çıkartır.
O Brauer: Sanat görüneni yinelemek değil hayalle gerçeğin kavuşmasıdır diyor.
Açıkça, gerçek sandığımız hayal mi? yoksa hayal dediğimiz bir gerçek mi? Yoksa biz fantastiklerin sandığı gibi ikisi de bir mi? Gustave Moreau’nun bir sözü var:
“Ben, görünen değil de görünmeyenin  gerçek olduğuna inanıyorum.” Brauer, bilinen anlamda dindar olmadığını, milliyetçi olmadığını ama Musevi aileden doğmuş olması nedeniyle şuuraltının ona Tevratı, İsrail halkını ve İsrail’i sevdirdiğini söyler. Gençliğinde Alplerde yaşamış olmasına rağmen, ne zaman dağ resimleri yapsa hep İsrail’deki dağları, yaptığı insanlar ise İsrail halkını andırıyor.
Her sanatçı tabiat ve resim arasındaki mesafeyi (şahsi resim anlayışıyla) fantezisiyle dolduruyor. Figürleri, eşyaları kendi hakikatiyle resmediyor. Mesafeyi, bu aralığı doldurmak sanattır.
Resim yaparken yaşıyor. Bir çocuk gibi herşey onun görüşünde değişiyor. Ona göre: “Eflatun bin fanteziyi aramak ve uyandırmak gerekir.”

ANTON LEHMDEN
Desteğini gördüğüm hocam Polonya, Nitra doğumlu. Halen Viyana Akademisinde Profesördür.
Mısır, Roma, Yunanistan ve İstanbul’da gördüğü tarihi mimarinin çok tesirinde kaldığını söyler.
İstanbul’da, 1961 yılında, Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu’nda misafir öğretmenliği sırasında tanıştığım Lehmden; hipodrom, kilise, çeşme gibi tarihi yapıların zamanın tesiriyle çözülüp harabe haline gelinceye kadar geçirdiği safhaların, taşların ve diğer görünenlerin çürümesi, ufalanmasının kendisini etkilediğini söylerdi. Eserlerinde benzer konuları işler ve çin manzara resimlerinin izlerini görürüz.
Vivaldi’yi sevdi ve daima mevsimleri işledi. Dünyayı merkez kabul ediyor ve bilhassa sonbahardan kışa geçerken, tabiatın değişimindeki güzelliğe doyamıyor; suların göğe çekilmesi, tekrar aşağı inmesi, maddenin şekilden şekile girmesi, gece gündüzün birbirini takip etmesi, onun tabiriyle olağanüstüdür.
El dokunulmamış manzaralar, zelzeleler, havada uçan kayalar, dağlardan fışkıran sular, çürüyen hayvanlardan kopan etler, açığa çıkan kemikler; düşüncesizlikten insan eliyle bozulan tabiat; yanan kayalar; taşlar; mezarlar; çukurlar; taş ocakları; toprak içine bir pencere açmak; katmanlar arasında insan kemiklerini, mağaraları inceledi ve eserlerinde bu gibi tabiat olaylarını durmadan yorumladı.
Çocukluğunda yaşadığı harp ve beraberinde getirdiği felaketler, korku onda derin izler bırakmıştır ama bütün bunlar kişiliğinin sessizliğini ve sakinliğini bozamamıştır. “En büyük felaket, harptir” der.
“İnsan insanı avlıyor; havada, toprakta, suda. Harp meydanlarında kopmuş kol, gövde; avlanmış, kanayan döne döne düşen bir kuş. Uçan kuşları resmettiği, onların değişik uçuş pozisyonlarını, balıkların dalışlarını kıskanıyorum. Dünyanın büyük bir kısmı balıklara ait. Vücut formları harikulade. Fakat, onlar da insanlar yesin diye.” 

 

Plastik Sanatlar dergisi
TÜRKİYE’DE SANAT
Kasım/Aralık 1995
21. sayısı

  Tüm Hakları Saklıdır. Erol Deneç grafikers.net