Anasayfa Biyografi Eserlerim Dökümanlarım Sergilerim Galeri İletişim

Gönül kendindeki güzellikleri paylaşmak istiyor...

Genetik dediğimiz;insanın kendi bedeninde taşıdığı elementlerden, türlü bilinç birimleri ile iletişim neden kurulmasın?

Evrenin minyatür modeli olan insan; sonsuz sınırsız boyutlardaki hakikatlerin  görüntüleri sanki görünmez  bağlarla kendisine bağlıymışcasına algılamasaydı, düşünüp,tahayyül edebilir miydi?

Sürrealizm yahut onun yan kolu olan Fantastik Realizm madem ki göremediğimiz madde üstü bir Realite, o zaman sürrealist bir sanatçı da madde görüntüleriyle kayıtlanamıyor. Evrenin derinliğine ,mikro makro kozmosun boyutlarına hayal kantlarıyla uçmak istiyor, kabiliyetince, daha dürüst olmak gerekirse; fantastik sanatın bütün kaynağı biziz. Zaten sanat, kişinin kendisini aramak için bir yol değil midir? O zaman, en olağanüstü yolculuk kişinin kendi özbenliğine doğru olandır.

Fransız Gustav Moreau’nun manidar bir sözü vardır”Ben, görünenin değil de, görünmeyenin daha gerçek olduğuna inanıyorum.” Bir çok sürrealist sanatçı bu görüşte hem fikirdir.

Batı’da , bu ekolün babası Hieronymus Bosch’dan  günümüze kadar; geçen yüzyıllarda birçok Avrupa ülkesinde bu ekol, olağanüstü sanatçılar tarafından temsil edildi ve görsel sanatın bu dalında en güzel örneklerini verdiler.En son olarak 60’lı  yıllarda başlayan ve dünyayı etkisi altına alan Wiener Schule’yi sayabiliriz.

Neden bu ekolün hiç modası geçmiyor? Cevap olarak deriz ki; kendini sürekli yeniliyor. Geçmişten kopuk değil, günümüze hitap ettiği gibi geleceğe de dönük. Ağacın kökleri ne denli derinlerdeyse; o güçle dallarını göklere uzatabiliyor.

Sanat eserini beğenen, aslında sanatçıyı beğendiğinin  farkında mıdır? Bir başka deyişle kendini beğendiğinin bilincinde midir? Mevlana der ki Güneşi metheden, kendini metheder.
Gözü olmasaydı, güneşi görmezdi.”

Kendi özlerinden gelen davete uyup, gönül kendindeki güzellikleri paylaşmak istiyor.

Fantastiklerin eserlerini izleyip hayran olmamak, hayrete ve korkuya düşmemek ne mümkün? Korku! Çünkü pek çoğumuz kendimizin, bilinmeyen;doğaüstü,derin, sonsuz, kontrol edilemez güçlerimizin aktif hale gelme olasılığından ürker; bilmemeyi yeğleriz.

Dünya artık küçük geliyor insana. Uzaya açılıyor, elektromikroskopla daha önce varlığını tahayyül edemediği yeni görüntülerle karşılaşıyor.Dağların katmanlarını, denizlerin diplerini, daha da ilginci, kendi madde ötesi varlığını araştırıyor.

Sanat görüneni yinelemek değil, hayal ile gerçeğin kavuşmasıdır.İnsanın kendi üst gerçeğini, öz gerçeğini araması, yönelinmesi gereken bir noktadır.ve sanat bu yolda bir vasıtadır.

Fantastik Realizmi gülün gonca ve açılmış şekli gibi, aynı etkinliğin bir diğer safhası olarak görüyorum.

Bir çizgi noktalardan ibaretse, Fantastik çizgideki her sanatçı bir düşünce noktasını, boyutunu sergiliyor, ama bu çizginin ne başı belli ne de sonu var. Yelpaze çok büyük. Salvador Dali ile Picasso’nun sürreal eserleri arasında uzaktan, yakından hiçbir benzerlik yok, gene de aynı çizgi.

Sürrealizm gerçeğin ne dışında, ne de üstünde, gerçeğin ta kendisidir. Gözle görülen ve görülmeyen boyutların, evvellerin ve sonraların birbirine girdiği, zaman, mekan, akıl, mantık kaydından uzak özgür bir sahne. O sahnede oynayan duygulu, düşünebilen insandır. Evrenin merkezi olan ve her şey kapsayan o insan kendini aramaktadır.
Susuz kalmış birinin suya hasretle koşması gibi, fantastik bir yaşam yada sanat, şartların gereği bir denge  unsuru olarak doğuyor.

Türk resminde bugünkü dönemi Sürreal resim, Fantastik Sanata geçiş dönemi olarak görüyorum.
Mağara devrinde başlayan yüzyıllar geçtikçe keşifler icatlar makro ve mikro evrene yapılan yolculuklarla devamlı beslenerek değişen Sürrealizm, uzay çağında da devamlı elbise değiştirerek karşımıza çıkacak olduğundan modası hiç geçmeyecektir.

1963’de gördüğüm bir rüya tam anlamıyla zihnimi aydınlatmıştı, sanat yolumu göstermişti.
Rüyada, doğa dışı Mimarisi bulunan gök yüzünü keşfediyordum. Donuk değildi. Hayallerin, düşüncelerin ötesinde ışıldayan, parlayan şekiller, yerler hareket ediyordu. Bütün gökyüzü olağan üstü mimarisi ile nefes alıyordu ve çok büyük bacaklara dönüşüyorlardı.Hiçbir şeye zarar vermeden gökte ters yürüyen ayaklar bütün görüntü fantastik mimari, gökte yürüyen bu heybetli ayakları gördükten sonra şaşkınlıkla, ürpererek  uyanıp resme geçirmeye çalışmıştım. 1964-1965 yıllarında artık yolumu bulmuştum ve kalitenin teferruatta gizlendiğini anlamıştım.

Bundan sonra rüyalarımı, gördüklerimi, duygularımı ceviz apacı gibi algılayıp, içimde yoğurup göstermeye çalışacaktım.Fantastik Mimari birçok eserimde değişik yorumlarla kendini gösterecekti. Fantastik Realizmi muhakkak yaşlarımdan beri, beni fantastik düşünmeye,j yaşamaya alıştırdı ve bu tür eserler üretmemde etkili oldu.

 

  Tüm Hakları Saklıdır. Erol Deneç grafikers.net