Anasayfa Biyografi Eserlerim Dökümanlarım Sergilerim Galeri İletişim

Resim Çizen Sufi

Dünyanın yaşayan en büyük fantastik realist (düş gerçekliği) ressamlarından biri... Türkiye’de yaygın olduğu biçimiyle, eşin dostun şişirmesiyle yakıştırılmış bir sıfat değil bu; düş gerçekliği resim anlayışının kurucusunun bizzat ifadesi... Tür hakkında bilgi sahibi olunmayan bir yerde bu türün en büyüklerinden biri nasıl tanınabilir ki!

Fantastik realizm aslında sürrealizmin bir alt dalı. Sürrealizm ne yazık ki ülkemizde yanlış anlaşılmakta ve anlatılmakta. Bu yanlış anlayışta da sözcüğün Fransızcası’ndan kaynaklanan bir yanlış anlamanın payı büyük. Fransızca’daki ‘sur’ öneki ‘üstü’ anlamına gelmekle birlikte bu önek, Türkçe’ye duruma göre aktarılmak zorunda: kimileyin ‘-üstü”, kimileyin de ‘üst-’... ‘Sürmanşet’te olduğu gibi. Bu kavramın Türkçe karşılığını ‘başlık üstü’ değil ‘üstbaşlık’ olarak türetmiş bulunuyoruz. Dolayısıyla ‘surrealisme’ de gerçeklik alanının bittiği yerden başlayan yeni bir alan, yani gerçeğin dışında başka bir katman karşılığında ‘gerçeküstücülük’ olarak değil ‘üstgerçekçilik’ olarak anlaşılmak durumunda.

Üstgerçeklikle ülkemizde kurulan ilişki moda statüsünde olduğu için her moda gibi o da aradan geçen süreyle unutulmuş. Batı’da mı? Öyle olmadığını söylemeye gerek var mı? Batı’da üstgerçekçilik de, onun yakın akrabası düş gerçekçiliği de hak ettiği saygın konumunu korumakta. Zaten sanat tarihçilerine göre tarihin her döneminde, dünyanın her yerinde birbirine benzemeyen tarzlarda üstgerçekçi resim çizilegelmiş.

Düş gerçekliği, bilinmeyenden doğan korkunun tuvale yansısı... Belki varolmayanın; ama düşlerde varolanın anımsanmış ve renklerle anlatılmışı...

Dışavurumculardan sonra unutulmaya yüz tutan resim tekniklerinin yeniden canlandırılmasını ve bir bakıma Rönesans’taki resim anlayışına yakın durmayı hedefleyen düş gerçekçiliği sanat anlayışı, sanatçının güdülerinden güç alan ve savaş sonrası yıkılmaya doğru giden ahlak anlayışını canlandırmayı kendine temel eksen seçer.

KENDİ KENDİNE DÜŞ GERÇEKÇİSİ

Meğer doğum gününde ziyaret ediyormuşum dünyada ne kadar ünlüyse ülkesinde o kadar tanınmayan Erol Deneç’i. İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda misafir hoca olan Anton Lehmden tarafından keşfedilmeseydi ne olurdu sorusu takılıyor kafama. “Beethoven bir yerli kabilesinde doğsaydı belki Beethoven olmazdı ama kesin kabilesinin en iyi tamtamcısı olurdu” sözünü hatırlıyorum ardından. Deneç ‘kabilesinin’ en iyi tamtamcısı mı?

Lehmden, misafir hoca olarak bir yıllığına bile nasıl olup da Türkiye’ye geldiği anlaşılamayacak bir ressam. Henüz 33’ündeyken ünlü ve büyük bir sanatçı ama belki de düş gerçekliği sanatçılarının tümünde varolan Doğu merakı yüzünden... Erol Deneç, öğrenciler arasındaki gözdesi... Yaptıklarına hiç karışmayan, yönlendirmek şöyle dursun, yalnızca takdir ifadeleri sarfetmekle yetinen, açıkçası Deneç’e övgüler düzen, belki de hayran olan bir hoca. Yıl sonunda birkaç resmini emanet alarak Viyana’ya gider ve bu resimleri mutfağına asar.

Kendilerine Wiener Schule adını taktıkları ve o dönemlerde Beatles kadar ünlü düş gerçekliği resim grubunun kurucusu ve Lehmden’in yakın arkadaşı Ernst Fuchs, bir gün onu ziyarete gelir ve mutfaktaki resimleri görünce gözlerine inanamaz:
- Kimin bu resimler?
- Bir Türk’ün; öğrencimdi.

Hala gördüklerine inanamayan Fuchs, “Sen” der Lehmden’e “Dahiyi bulmuşsun da nasıl farketmezsin!” Halbuki Lehmden de dehayı çoktan farketmiş, hatta Türkiye’den ayrılmadan ona kendisini davet edeceğine dair söz bile vermiştir ama ne ki böyle bir sorumluluğu üstlenmekten çekindiği için davetinde gecikmiştir. Resimleri gören ve uzun uzun seyretmekten kendini alamayan Fuchs, ilk iş olarak Deneç’e bir mektup yazar ve çalışmalarını Wiener Schule sanatçılarının ürünlerine benzettiğini, eğer ünlü olmak istiyorsa evinin kendisine açık olduğunu söyler. Tren biletinin yanına bir miktar cep harçlığı eklemeyi de unutmaz.

VİYANA KAPILARINDA

Halbuki Deneç ne Wiener Schule sanatçılarından haberdardır, ne de düş gerçekliği resim anlayışından; fakat çalışmaları kendiliğinden bu anlayışta.

Bu akıl almaz tevakufla yüklü olan, ne ki ne doğru dürüst üst başı, ne de parası bulunan Deneç’e tanıdıkları yardım eder ve ver elini Viyana. Marangoz babasının kendi elleriyle çattığı ahşap valizi elinde Fuchs’un malikanesinin kapısını çalar. Mevsim kıştır ve her yer kaplı olmasına karşın kar bile açık bir müze haline getirilmiş Viyana’nın güzelliklerini örtememektedir.

Viyana’nın güzelliklerini temaşa etmektense kendi güzelliklerini tasvir etmeyi seçen ve bir an önce sergi açmaya hazırlanan Deneç, dil bilmemenin de etkisiyle üstadının evine kapanır; gün boyu ya dışarıyı seyreder veya resim çalışır.
Bir gün hocam dediği Fuchs’a sorar:
- Hocam, sizce benim sanatımın yeri neresidir?
Fuchs’un cevabı şu:
- Erol, sen belli bir yere gelmiş dünyadaki on sanatçıdan birisin.
Aynı Fuchs, Türkiye’ye döndüğünü öğrendiğinde de:
- Ne yaptın Erol? O harika sanatına yazık ettin. Seni orda akim anlar? diye sızlanacaktır.
Böyle bir insanın bu ülkede niçin anlaşılamayacağını biraz daha yakından ele almaya ne dersiniz?

KADIRGALI ERL’DAN

DÜNYA RESSAMLIĞINA
Erol Deneç 9 Şubat 1941 İstanbul Kadırga doğumlu. Babası Manisa Akhisar kökenli bir marangoz. Annesi Bolulu. Mütevazı şartlarda geçen bir çocukluk. Daha küçük yaşlardan başlayarak babasının marangozhanesinde ona yardım eder. Fırsat buldukça, mobilyaların üzerindeki ceviz kaplamaların üzerindeki desenlere ve o desenlerdeki dünyalara dalıp gitmeler... Babası o yaşlarda ona sık sık, “Oğlum, sen ne garip çocuksun” der çünkü küçük Erol bir çok şeyden derinlemesine etkilenir; çoğun kendi dünyasına kapanır ve o dünyadaki bulduklarıyla kendine özgü dünyasını yeniden yaratır.

Hele müzik... Başkalarının en çok şöyle bir hüzünleniverdiği şarkılardan o cidden etkilenir, hatta gözyaşı döker; babası tarafından da “Oğlum, erkek adam hiç ağlar mı?” diye paylanır. Aslında babası da bir musikişinas ve virtüöz. Hele babası keman  çalıp söylediğinde hiç dayanamaz. Arap ve Hint müziğine tutkun. Bir de keman konçertoları...

Üç dört yaşlarındayken bir gün yakın bir komşularına ziyarete giderler. Misafir gittikleri evdeki küçük kızın babası çocuğuna renkli kalemler almış. Bu renkli kalemleri gören küçük Erol, onlara kelimenin tam anlamıyla aşık olur; hem de yıldırım aşkı. İçinden “Ben bu kalemleri elime geçirirsem onlarla bir şeyler yapabilirim” der. Çünkü ne resimden haberdardır henüz, ne de resim çalışmaktan. Ne ki kendisinin bilmediğini ruhu bilmektedir. O çocuk aklıyla ne yapıp  edip o kalemlere sahip olmayı hedefler. Ve başarır da. Fakat babası şiddetle mahçup olur; geri de veremez. O kızgınlıkla oğlunu dövmeye yeltenir; tam elini kaldırmışken o hızla cama vurur ve elini keser. Kader razı olmamıştır. Çünkü o buluşma, tarihin beklediği bir buluşmadır. Bunu hisseden baba seyyar satıcıdan, portakalların sarıldığı pelür benzeri kağıtlardan bir tomar satın alır ve oğluna verir.


İLKOKULDAN ÖNCE AKADEMİ
Öyle de olur. Küçük Erol o kağıtlara pipo içen, gravatlı erkek yüzleri, şaşkın kadın suratları ya da rastgele buruşmuş çarşaftaki kırışıklıkları, duvardaki lekelerin oluşturduklarından esinlenerek bütünlediği resimleri çizer: Düpedüz akademik çalışmalardır bunlar. Başkalarının yirmi yıl sonra çizebileceklerini o aynı yetkinlikle okuma yazma öğrenmeden çizebilmektedir.

Baktıklarının ilk anda görülen şeklinin dışındaki asıl şeklini, biraz yoğunlaştıktan sonra farkedebilen ressam bakışı. Artık o duvardaki lekeler bir canavara, o kendiliğinden buruşmuş çarşaf, içinden ırmak geçen bir doğa görüntüsüne dönüşebilmektedir; küçük Erol’a kalan da onu çizmek.

Ardından okul yılları... Kadırga İlkokulu sonrasında Gedikpaşa Ortaokulu... Pek başarılı bir öğrenci değildir tüm okul hayatı boyunca. Bunda kişiliğinin özel yapısıyla birlikte kuşkusuz hocaların dersleri sevdirmemesinin payı da büyük. O yüzden de lise öğrenimi için özellikle kolay bir okul seçer:

Matbaacılık Meslek Okulu.
Bu arada resim hiç gündemde yok; yeni merak müzik: hem yoğun bir dinleme hem de icra. Kendi kendine öğrenilen keman, ud ve diğerleri. Okul bitince, Matbaacılık’tan gelmeleri alan birkaç okuldan biri olan Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’na kaydolur. Bu arada resimle bağ neredeyse kopmuş durumda. Ergenlikten başlayarak neredeyse hiç çizmez; dolayısıyla ressam olmak aklının ucundan bile geçmez. Peki ne olacaktır. Bilinmez; tam bir karanlık.

İşte bu karanlık dönemde rastlanılan, daha doğrusu ona rastlayan Anton Lehmden. Böylelikle resim merakı yeniden alevlenir. Hocasının ne tür resim çalıştığından hiç haberi yoktur, öte yandan onun tarafından yakın takibe alınır. Dahi hocasına gösterdiği resimleri genellikle tebessüm ve teşvikle karşılanır; o kadar. Ne bir öneri, ne de başka türlü bir yönlendirme. Çünkü hocasına göre Erol Deneç zaten kendi yolunu çoktan bulmuştur. Örneğin konu bir elme yapmaksa herkes bir elma resmi çizerken o elmayı ısırdıktan sonra çizer. Konu balık yapmaksa başkaları balığı tabağın üzerine koyarak öylece kendisine konu kılarken o balığı yarar, iç kesiklerin ayrıntılarını resmine ekler.

O yıllardır çok küçük ebatlı resimler çizer Deneç. O sıralar dünyada böyle bir anlayış yok. Ama 3-5 santim ebadındaki bu resimler için ayrıca çalışır. O resimleri nasıl çizdiğine bugün kendisi bile şaşmakta.
Konuları içekapanıklık olguları ve düşler; doğadaki renkleriyle nesneleri tuvale yansıtırken duyarlılığının süzgecinden geçirdiği biçimiyle aktarır resmettiklerini.

BİR GECEDE GELEN ŞÖHRET

Okul biter ama ne bir iş, ne de bir uğraş. Bu arada Alman Kültür Merkezi’nde 1962’de ilk sergisini açar. Avusturyalı hocasının davet sözünü ciddiye almış, onu beklemekte. Zaman zaman bir haber var mı  diye okula uğramanın dışında eve kapanış. Ve Fuchs tarafından sergi açmak üzere Viyana’ya çağrılış.

Ernst Fuchs’un doğduğu ve çalıştığı evde beş ay müdetle misafir olur.  Bir zamanlar babası Yahudi, annesi Alman bir aileden gelme fakir biri olan Fuchs, bugün Rolls Royce’un ortaklarından. Dehası tescillendikten ve ünlü olduktan sonra Fuchs kendini dünyanın farklı yerlerindeki yeteneklere galerisinde sergi açmaya ve onları tanıtmaya adar. Ünlü bestekâr Otto WAGNER'in villaası devlet tarafından hediye edilmiş olup bugün Enst Fuchs'un müzesidir.

Hamisinin galerisinde ilk sergisini açmaya hazırlanan Deneç, Viyana’daki ilk aylarını bütünüyle eve kapanarak ve resim çalışarak geçirir. .

Sonuçta Viyana’ya gittiğinden beş ay sonra 1965’te ilk sergisi açılır. Ne ki ilk sergisine gitmez. Açılışın olduğu gece 11’de kaldırılır ve “Erol, Galeri Fuchs böyle bir şey bugüne kadar yaşamadı; nasılsan hemen öyle gel. Herkes seni bekliyor” diye apar topar galeriye sürüklenir. Ortalık ana-baba günü... İnsanlar, ellerinde büyüteçleri, hayran hayran o minicik resimlere bakmakta.

BEŞ PARASIZ ÜNLÜ

Ertesi günü Viyana’da dolaşırken insanlar ondan imza ister. Ne ki sanatına yönelik ilgi yalnızca takdirle sınırlı kalır. O dönemlerin Paris’le birlikte sanat kenti sayılan Viyanası’ndaki sanatseverler bu takdiri bile isteye teşvik aşamasına taşımazlar. Çünkü bilirler ki bu adam bir sanatçı da olsa yabancıdır; üstelik bir Türk’tür.

Sergi istisnai bir ilgi görür ve bir ay açık kalır ama yalnızca tek bir tablosu satılır bu süre zarfında. Böyle yoksulluk ve yoksunluk günleri sürer gider. Fuchs’un evinde beş ay kaldıktan sonra “Bunca misafirlik yeter” der kendi kendine ve oradan ayrılır. Sergisini gezmeye geldiğinde tanıştığı sakat olduğu için binemediği atlara aşık, biteviye at heykelleri yapan bir heykeltıraşla birlikte, savaş sırasında Rus askerleri tarafından harabeye çevrildiği için terkedilen 80 odalı bir şatonun sekseninci odasında kalmaya başlar. Yoksulluk dizboyu. Çevredeki çiçeklerin yapraklarını topladıktan sonra kağıda sürerek, sonra da kalemle de suluboya havası vererek çalışır. Bu şatoda geçen ve günler geceler boyu süren çalışmalar...

Ne ki yıl 1967 olduğunda açtığı sergideki tüm eserler kapış kapış satılır.
Bu arada pasaportunun süresi çoktan bittiği için, sırf vize alabilmek amacıyla Fuchs’un aracılığıyla Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nde Prof. Pauser’in atölyesine kaydolur. Zaten formaliteden ibaret olan öğrenciliği, bir süre sonra hocasının “Benim sana öğretebileceğim bir şey yok” diyerek, yalnızca arada bir gerekli imzaları atmak için okula uğramaya dönüştürülür. Fakat aynı okul kendisine 1967’de master derecesini verir.

Viyana dışında Zürih, Hollanda, Polonya, Almanya gibi Avrupa’nın değişik yerlerinde oturmuş. Hatta uzun bir süre yedi haneli bir köyde yaşamış: yalnızca resim ve müzik... Bir Pazar günü insanların çok uzak yerdeki kiliseye gitmelerinden etkilenerek din merakı uyanır ve ilkin Hint mistisizmi, ardından da tasavvuf... Yıllar önce hakkında söylenen ‘resim yapan sufi’ sözünü gerçekleştiriş...

Hakkında yazılan yazıları hiç okumaz. Arkadaşlarının derleyip topladıklarını attığı kömürlüğünden arda kalanların bir bölümü bile epeyce bir toplam tutmakta. Yalnızca eleştiri yazıları mı? Avusturya’dayken gençlerin ona ithaf ettiği veya onu anlatan birçok şiir var; hiçbiri elinde yok. Eserleri dünyanın birçok büyük müzesinde ve özel koleksiyonlarda. Viyana Televizyonu tarafından onu anlatan yarım saatlik bir belgesel de çekilmiş. Kimileri karma olmak üzere 150’ü aşkın sergi ve sayıları 1000’i bulan tablo sahibi. Fakat o Almanya’dayken evlendiği eşiyle, çocuklarıyla, müziğiyle ve resimleriyle içiçe yaşamakta ve resim dersleri vermeyi sürdürmekte. Sanatçının son resim sergisi 28 Şubat’a değin CRR’de gezilebilir.


ÜSTÜMÜZE DOĞAN GÜNEŞ
Ernst Fuchs
Düş Gerçekliği’nin kurucusu

Resim yapan bir sufi, Doğu’dan bize ulaşan bir ışık: Erol Deneç... Onun kişiliğinde burada tüm Doğu’yu konuk ediyoruz. Deneç’in yaptıklarında kullandığı biçemler sırlarla dolu; o bu sırları resimlerinin her karesinde mikroskop altında işlenmişçesine net ayrıntılarla, ilhamın ve ümitsizliğin oluşturduğu bir dolambaç gibi işler. (Buradaki ümitsizlik, sanata yeterli önemi vermeyen bu dünyaya duyulan ümitsizliktir.) onun kendi dünyası, ustaca kesilmiş bir  kristalin yüzeylerinden dağılan ışınlar gibi bu sırlarda belirir.

Doğu, insanın ruhu demek; insan kişiliğinin merkezi... İnsanoğlunun gelişmesini sağlayan ışığın ortaya çıktığı yerdir Doğu. İnsan ruhunun gelişmesi, bu ruha ne denli yakıştığıyla ilintili... Yaratıcı insan da Doğu demektir. Kültür tüm toplumlara Doğu’dan gelmiştir. İzleyici, Erol Deneç’in resimlerine baktığında bu eski mirasın izlerini birkaç dakika içinde farkedecektir. Bunlar bizi Eskiçağ’ın filozoflarına ve Tanrı’yı arayan bilgilerine getiren izlerdir; insanlık kendi görüşleriyle başbaşa, inzivaya çekilmiş bu bilge ve filozoflarla başlamıştır. Onlar insanı yepyeni bir göreve çağırmışlardı; bu görev ruhtaki doğaüstü gücün, ruhun uçsuz bucaksız büyüklüğünün tanınması yolundadır.

Erol Deneç suskun bir insan... O yalnızca resimleriyle ve kemanıyla dile getirdiği halkının eski ezgileriyle konuşur. Bu ezgilerle doğup büyüdüğü diyara sıkıca bağlanır ve kök saldığı bu yerleri bize de gösterir. Onun bu köklerine bizler de katılırız böylelikle. Sanat geriye bakmak demek; başlangıca, geçmişe yolculuk etmek, öze inmek demek...
Bu başlangıcın çok uzağındaki bizler, eski ezgileri yeniden duyabilmek için sesin kaynağına koşuyoruz. Geçmişe bakmadan sanat olmayacağını biliyoruz.

Bu geçmişe bakış, ‘bugün’den kaçmak demek, sonra ‘arkaya dönüp bakmamak’ demek; Sodom ve Gomorra’dan kaçarken Tanrı’nın buyruğuna uymayıp yapmaması gerekeni yapan ve arkasına dönüp bakan, arkasına dönüp baktığı anda da taşlaşan Hz. Lut’un karısı gibi gazaba uğramamak, tersine kurtuluşun bulunduğu mağaradaki meleğe doğru koşmak demek... (Başlangıç’ta olmak için.)

Bir çokları derler ki insanlar yıldızlara uçuyorlar ve sanarlar ki bu yeni bir şey. Ama artık bilecekler ki oradan da buraya gelenler var.
Güneş’in altında ‘yeni bir şey’ mi var?
Güneşin üstümüze doğması ve bizim ona sükunet içinde yönelmemiz bize yeter.

 

  Tüm Hakları Saklıdır. Erol Deneç grafikers.net